dersistan

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Atasözleri ile ilgili bir deneme

e-Posta Yazdır PDF

 

ATASÖZLERİ

Atasözlerinin tanımı Türk Edebiyatı ansiklopedisinin birinci ciltinde şöyle yapılmıştır: “Bir fikri, öğüdü daha çok mecaz yolu ile kısa ve kesin olarak anlatan, eskiden beri söylenegelmiş özlü sözlere atasözü denir. Daha geniş tanımı ile atasözü, "atalarımızın uzun gözlem ve tecrübeler sonunda vardıkları hükümleri hikmetli düşünce, öğüt ve örneklemeler yolu ile veren; birçoğu mecazi anlam taşıyan; yüzyılların oluşturduğu biçimle kalıplaşmış bulunan; daha çok sözlü gelenek içinde nesilden nesile geçerek yaşayan, anonim nitelikteli özlü söz"dür.”

İnsanoğlu yaşam mücadelesi vermeye başladığı tarihten beri türlü zorluklara göğüs germiş, nice tehlikeler, badireler atlatmış; hafızalarda tazeleğini her zaman koruyan pek çok güzelliklerle de iç içe olmuştur. Bunların hepsi insanoğlunda olumlu ya da olumsuz izler bırakmış, tüm bu yaşananları kendilerinden sonra gelecek nesillerine miras bırakma kaygısı içten içe kendisini göstermiştir.

         Yazının olmadığı, teknolojik gelişmelerin çok ilkel basamaklarda seyrettiği bu tarihlerde sözü, gelecek nesillere bırakmak elbette çok kolay bir iş olmayacaktır. Çok uzun zaman neticesinde ulaşılan, içinde nice çileleri, dertleri, üzüntü ve kederleri barındıran birçok tecrübe hem kısacık cümlelerle hem de tüm yaşananları özetleyecek bir biçimde nesillerin önüne konulacaktır.

         Atasözleri işte böyle bir ihtiyacın neticesinde hayat bulmuştur. Adeta bir çekirdek görünümü arz eden bu sözler, tecrübelerin süs ve sanat elbisesi giydirilerek şiirsel bir söyleyişle sunulması, değil birkaç nesle, yüzlerce nesle ulaştırmıştır tüm yaşananların özetini.   

         İster istemez hayatın karanlık dehlizlerinde de seyahat etmek zorunda kalan insanoğlu, bu sözlerin bir fener gibi yollarını aydınlatması sayesinde aydınlıklara kavuşmuş, ya da kavuşma şansına sahip olmuştur. 

         Ayak basmadık kıta, suyu içilmedik ova, çadır  kurmadık oba bırakmayan necip Türk milleti de, tüm insanlığa seslenen tecrübeleri miras bırakmıştır. İslami dönem ilk eserlerinde de rastladığımız çok eski dönemlere ait olduğu bilinen “ağılda oğlak doğsa yazıda otu biter” ya da “avcı ne kadar hile bilirse bilsin ayı da o kadar yol bilir.” “kan kan ile yıkanmaz” gibi sözler dün olduğu gibi bugün de hala ilk günkü taravetini, hakikat payını,  muhafaza etmektedir.

         Hele ağılda doğacak oğlağın ovada otunun biteceğini söyleyen atasözü, Türk milletinin o dönemlerde de teslimiyet sırrına ve nasip inancına sahip olunduğunu ifade etmesi bakımından dikkate şayandır.

         Anne karnında bir bebeğin hiçbir şey yapmaya kudretinin yetmemesinden ötürü rızkı bir kordonla gönderilir. Çocuk dünyaya gelip ağzını açabilecek bir kudrete ulaşınca kordonla ulaşan gıda kesilir ve çocuktan en azından ağzını oynatacak kadar emek sarf etmesi beklenir. Çocuk, artık ellerini de kullanacak güce ulaştığında dünyanın en verimli, en faydalı gıdası olan süt de kesilir ve bu andan itibaren aç kalmamak için çocuğun çabası önemli olmaya başlar.

         Kişinin rızkıyla gönderilmesi onu tembelliğe ve atalete de uğratmamalıdır. İşte bu noktada bir başka hayat tecrübesinin meyvesi olan sözler nice kulaklarda aksedip, asırları aşarak günümüzde de inasnlığa kılavuz olmaya devam etmektedir.

Bir yetişkin olup, genç sıfatını alan kişi artık kendisinin ve ailesinin rızkını temin etmek için   bu kez kendisine verilen akıl, zeka, sağlık gibi nimetleri de kullanarak bir gayret ve koşuşturmaca  içine girmek zorunda kalır. Bu saatten sonra kişiye ancak çalıştığı kadar verilecektir. “yazın başı pişenin kışın da aşı bitecektir.” “Elbette bir demir işlendiği sürece pas tutmayacaktır.” “yatan aslandan gezen tilki her zaman yeğ tutulacaktır. ”

Çalışmanın önemine değinen elmas değerinde sözler yalnızca bunlar mıdır? Tabi ki çalışmaya, say ü gayrete temas eden “eken biçer” , “er ekmeğin taştan çıkarır” kabilinden pek çok kıymetli sözlerimiz de vardır.

Herkesin kendi nasibiyle dünyaya gelmesi kadar herkesin çalıştığı kadarına sahip olması da bir gerçektir. İlkinde tam bir teslimiyet hali hakimken ikinci ifadede tedbir anlayışına vurgu yapılmaktadır.    Ama asla bunlar bir çelişkiyi bir tenakuzu yansıtmamaktadır.

Geçmişte insanlar “bakamama” endişesi ile  ileride her biri bir dahi olacak çocukları dünyaya getirmeselerdi bugün ulaştığımız bu noktaya gerçekten varabilir miydik? Dün hayal bile edemediğimiz bir gelişmişliğe, teknolojik imkanlara sahip olabilir miydik?

Ya da dünün hummalı ve inançlı çalışmaları olmasa idi yine aynı başarıdan, hayatı kolaylaştıran buluşlardan bahsedebilir miydik? Edisona atfedilen: “Ben bunca denemeyi bir lamba nasıl yanmaz sorusuna cevap bulmak için yaptım.” İnancı ve inatçılığı olmasaydı bugün karanlıklar aydınlığa çıkar mıydı? Elbette ki bu soruların cevapları içlerinde mahfidir.

Tüm bunların iyi analiz edilmesi elzemdir.

 Zeynel BOZKALE

 

 

Online Test